Araştırma / Piyasa Yorumu

Pusula

19 Eylül 2017, 08.00

“Üvey evlat” deyince bir neslin aklına ilk gelen isim sanırım Kemalettin Tuğcu olur. Genelde çocuk ve ergenlerden oluşan bir okuyucu kitlesine, yine aynı yaş grubundaki kahramanların ağzından yaşamın acı ve zorluklarını anlatırdı Tuğcu. Heyecanlı ve sürükleyici dili, acıyı işlerken umuda, çabaya, cesarete vurgu yapması Tuğcu’nun çok sevilmesinin sebepleri idi. Yazar Erdal Öz’ün anlattığına göre Tuğcu’nun kitaplarına olan talep bir dönem o kadar fazlaymış ki, Anadolu kitapçıları yayınevinden Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarını adlarıyla belirterek, sayıyla istemezlermiş, “Sekiz çuval Kemalettin Tuğcu gönderin”, “On çuval Kemalettin Tuğcu gönderin” derlermiş. Hikayeler ne kadar üzücü olursa olsun, sonları hep iyi biter. Hak yerini bulur, çalışan, dürüst olan kazanır.

 

Tuğcu’nun romanlarındaki iyi karakterler, sıkıntılı durumlarından gocunmazlar. Kimseden bir şey istemeden, dertlerini içlerine atıp, kaderlerine razı yaşarlar. Belki ağır bir benzetme oldu ama tahvil piyasasının son yıllarda içinde bulunduğu durum hemen hemen bu. Peki, bu hikayenin sonu da Tuğcu kitapları gibi iyi bitecek mi dersiniz?

 

Tahvil piyasası artık eski cazibesinden oldukça uzak. Bunun ilk nedeni, dünyada da görülen, genel olarak likiditenin azalması sorunu. “Piyasalarda trilyonlarca dolar ek likidite varken tahvil piyasasında likidite nasıl olmaz” diyeceksiniz haklı olarak. Mesele de bu aslında, bu ek likiditeyi önde gelen merkez bankaları piyasadan tahvil alarak yarattılar, bu stokları büyütürken dolaşımdaki tahvilleri azalttı. Kendinizi bir bankanın yerine koyun: En kötü durumda tahvili sizden gelip satın alacak bir merkez bankası var karşınızda. Enflasyon da düşükse, elinizdeki tahvili satmaz, gerekirse vadesine dek taşırsınız. Üstelik ECB’nin yaptığı gibi bir program çerçevesinde tahvil alan bir merkez bankanız varsa, tahvilin faizinin eksiye geçmesi bile sizi satmaya ikna etmeyebilir. Faiz daha da düşecekse, daha da eksiye geçecekse, eksi faizli tahvil taşımanın bir sakıncası yok sonuçta.

 

Türkiye açısından da tahvil piyasamızın eski cazibesinin olmamasının en önemli nedenlerinden biri likidite sorunu. Yabancı yatırımcıların eskisi kadar yüklü miktarlarda Türk tahvili alıp satmıyor olmaları, yurtiçinde emeklilik fonlarının büyüdükçe kısa vadeli işlemlerden ziyade uzun vadeli yatırım yapmaya başlamaları, bankaların kredi vermeye odaklandıkça tahvil pozisyonlarına bakışın değişmesi derken artık çok sağlıklı diyemeyeceğimiz bir işlem hacmi söz konusu.

 

Buna ek olarak bireysel yatırımcı açısından da tahvil piyasasının cazibesini sorgulamamız gerek. Son yıllarda artan kredi hacmi nedeniyle mevduat faizlerinin de yüksek seyrettiğini biliyoruz. Bu yüzden bireysel yatırımcı açısından mevduat tahvile göre çok daha cazip. Ancak görece yüksek faiz veren bazı özel sektör tahvilleri mevduat/tahvil seçiminde baskın çıkabiliyor, ancak bu konuda sorunlar var. Faiz bir sonuçtur, nihayetinde bir şirket borçlanırken Hazine tahvili+500/600 baz puan ile borçlanıyorsa bu şirketin mali durumuna bir bakmak gerekir. Bankaların ya da kalburüstü kurumların (vadesine göre değişmekle birlikte) Hazine tahvili+50 baz puandan başlayan borçlanma maliyetlerinin düşüklüğü de aslında bundan kaynaklanır. Mali durumunuz iyiyse, yatırımcıya ödeyeceğiniz ek getiri de düşüktür.

 

Yakın zamanda bireysel yatırımcılara ek olarak kurumsal yatırımcıların da tahvil piyasasına mesafeli olmalarının en önemli iki nedeni ise enflasyon ve Hazine’nin borçlanmada hızlanması. Enflasyon konusunda maalesef uzun süredir ülke olarak istediğimiz yerde değiliz, TCMB hedefi olan %5’i önümüzdeki yıllarda da görmemiz zor. Zaten piyasa artık %7-8 civarındaki bir enflasyona razı gibi, ki bu aslında bizim 10 yıllık ortalama enflasyon oranımız olan %8,5 seviyesinin altı anlamına geliyor. Fakat bir süredir enflasyon oranımız çift hanede gidiyor ve önümüzdeki aylarda da belirgin bir iyileşme görmeyeceğiz. 2018 ilk çeyrek için enflasyonda düşüş beklentisi olmakla birlikte uyarayım: Bu, baz etkisi kaynaklı bir düşüş, yani bu düşüş “enflasyon bundan sonra yükselmeyecek” anlamına gelmeyecek. Bu yüzden de piyasa 2018 enflasyonunun yüksek olmayacağına ikna olana dek tahvil piyasasına olan ilgi pek artmayacak.

 

Diğer sorun olan Hazine’nin iç borç çevirme oranının yıllardır görülmeyen seviyelere çıkmış olması konusunda ise yapabileceğimiz fazla bir şey yok. Hazine’nin yaz aylarındaki ortalama iç borç çevirme oranı %150 ve yılın geri kalanı da belli ki bu oranlarda gidecek. Ekonominin ilk kuralı olarak öğreniriz ki bir malın fiyatını arz ile talebin kesiştiği yer belirler. Talep sabit kalırken arz artıyorsa fiyat düşer. Hazine borçlanmasının bu düzeyde süreceğini, ancak tahvil almak için fazla bir iştah olmadığını gören piyasa, tahvilleri fiyatlarken haklı olarak çok da rekabetçi değil. Bu da yine tahvile olan ilgi açısından olumsuz bir ortam demek.

 

Geleneksel tahvil piyasasında bu sorunlar yaşanırken, otoritelerin alternatif yaratma çabaları sürüyor. Bu çerçevede dün Başbakan Yardımcısı Sn. Şimşek’in açıklamalarına değinmemiz faydalı olur. Açıklamalara göre Hazine altın tahvili ve altına dayalı kira sertifikası satmayı planlıyor. Amaç yastık altındaki 2.200 ton altının ekonomiye kazandırılması. Sistem şöyle işleyecek: Evinizde tuttuğunuz altını bankaya teslim ettiğinizde, size bunun karşılığında tahvil veya altın fiyatına endeksli TL cinsinden kira sertifikası verilecek. İstediğiniz zaman bu tahvili satıp paranızı alabileceksiniz, ya da vade sonunda paranızı yine altın olarak tahsil edebileceksiniz. Sistem bu haliyle gayet mantıklı görünüyor, ancak bir kaç soru işareti yok değil. Öncelikle tanım itibarıyla “yastık altı altın” sadece bir yatırım şekli değil, aynı zamanda finansal sisteme duyulan güvensizliğin de bir göstergesi kabul edilebilir. Bir kişi bankaya güvenmeyip altını evinde tutuyorsa, bunu hiçbir şartta bankaya götürmez. İkinci sorun da aslında bu sistemin yeni olmaması, biraz daha farklı bir şekilde (“altın günleri vs”) uzun süredir bankalar tarafından kullanılıyor olması. Son dönemlerde bu cephede yeni bir hareketlenme olmadığını söyleyebiliriz.

 

Bankalar yatırımcılardan topladıkları bu altınları, mevduat zorunlu karşılıkları kapsamında, rezerv opsiyon mekanizmasının sağladığı esneklik ile birlikte, TCMB’ye yatıracaklar. Böylece TCMB’nin rezervleri, altın cinsinden artmış olacak. Halen TCMB’nin altın rezervlerinin toplamı $21,3 mlr civarında, altın fiyatında yılbaşından bu yana görülen %14’e varan değerlenmeye göre rakamı düzeltip bakarsak, TCMB altın rezervinde yaklaşık $4 mlr civarında bir artış olmuş. Yastık altında 2.200 ton altın olan bir ülke için hakikaten çok düşük bir rakam. Umalım da bu yeni öneriler burayı da hareketlendirsin. Tahvil piyasasında yakın zamanda pek bir şey olmayacak zira…

 

Not: Bugünü piyasadan bağımsız bir not ile bitirmek istiyorum izninizle. Çoğu zaman farkında olmasak da hayatımızı borçlu olduğumuz, hala nefes almamızı sağlayan insanlar var bu dünyada. Bundan iki yıl önce size bahsettiğim Stanislav Petrov bunlardan biri idi, hatta kendisinin hikayesi “Dünyayı Kurtaran Adam” ismiyle belgesel haline getirilmişti. Petrov’un Mayıs ayında yaşamını yitirdiğini, bunun haber ajanslarınca yeni fark edildiğini gördüm bu sabah. Petrov’un geniş kitlelerce tanınmasına olanak sağlayan Karl Schumacher doğumgününü kutlamak için onu 7 Eylül’de aradığında, oğlu Petrov’un Mayıs ayında Moskova yakınlarındaki küçük evinde öldüğünü söylemiş. Yaptıklarının bilinmesinden çok da hazzetmemiş mütevazi bir kahramandan, mütevazi bir veda…

 

 

KISACA

2017 Türk mali piyasaları açısından tartışmasız hisse piyasasının yılı oldu. Borsaya TL’nin heyecanlı seyri de eklenince tahvil piyasası bir nevi üvey evlat muamelesi gördü. Aslında piyasa çok da haksız değil…

İlgili Ürünler

XU100 ----
-
-
-

Haber Etiketleri