Araştırma / Piyasa Yorumu

Pusula

03 Temmuz 2020, 08.00

Türk sinemasının efsane filmlerinden biri 1974 yapımı “Salak Milyoner”dir. Yine efsane bir kadronun yer aldığı filmde (Kemal Sunal, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Halit Akçatepe, Münir Özkul, Adile Naşit, Hulusi Kentmen ve bir çok değerli isim daha), bir define haritasının peşinden İstanbul’a gelen, gömülü altını bulmak için şehrin altını üstüne getiren 4 kardeşin hikayesi anlatılır. Defineyi bulmak için İstanbul'u delik deşik eden, bu yüzden pek çok kez karakolluk olan kardeşler sonunda hazinenin kaldıkları evin altında olduğunu fark ederler. Evin altını gizli gizli kazmaya başlayan kardeşler, evin temeline ulaşırlar, ama nihayet define sandığına ulaştıklarını düşündükleri anda ev temelden sarsılır ve yıkılır. Peki, 1974’te bizlere Ertem Eğilmez tarafından anlatılan bu hikayenin 2009 yılında Hindistan’da gerçeğe dönüştüğünü söylesem inanır mısınız? 32 yaşındaki Pravin Kuse isimli bir piyango bayii, rüyasında evinin altında bir altın sandığı olduğunu görür. Ancak bekar olan Pravin, kardeşinin ailesi ile birlikte yaşamaktadır ve kendisine “müjdelenen” bu hazineyi kardeşi ile paylaşmaya niyeti yoktur. Aynı filmde olduğu gibi, geceleri herkes yattıktan sonra Pravin kazmasını alıp evin altını kazmaya başlar. 5 mt derinliğe inen Pravin, evin altında bir çok tünel oluşturmuştur, hattta bunları aydınlatmak için elektrik hattı dahi çekmiştir. Ancak Pravin’in hesaba katmadığı şey, evin denize olan yakınlığıdır. Nihayet bir gün tüneller deniz suyu ile dolar, toprak tüneller ve ev anında çöker. Salak Milyoner’deki mutlu sonun aksine Pravin’in hikayesi kötü biter…

İnsanlığın altına olan düşkünlüğü yeni değil, binlerce yıldır altına olan açlık dinmedi... Kimmeryalı Conan’dan, Yüzüklerin Efendisi’ndeki altına düşkün ejderhaya dek kültürümüzde; para arzından, milli güvenliğe, merkez bankaları rezervlerine dek ekonomilerde altın her zaman baş köşedeydi. Ancak burada tuhaf bir şey var aslında: Altının sanayi kullanımını dışında değeri, tamamen bizim ona ne atfettiğimiz ile ilgili. Dünyadaki yıllık altın talebinin %80’inin mücevher ve yatırım amaçlı olması da tamamen bu sebepten. Yani elimizdeki altını, o şekilde saklayıp, zamanı gelince daha yüksek bir fiyattan başkasına satmayı hayal ediyoruz, bu altını alıp elektronik devrelerde kullanmak, dişimizi kaplatmak gibi bir niyetimiz yok. Peki, neden altın insanlığın gözünde bu kadar değerli? Neden bakır, çinko, alüminyum, demir değil de altın?

Altını dünyadaki diğer metallerden farklı kılan 3 temel özellik var. İlk olarak altının nadir bulunmasından bahsetmemiz lazım, ama burada bir denge var. Aluminyum mesela dünyada en çok bulunan metal, rodyum ise kolay bulunmuyor, yıllık üretimi altının onda biri kadar. Altın arada bir yerde. Bugün dünyadaki tüm altın stoku 170 bin ton, bunu eritip bir top haline getirsek, büyük bir stadyuma sığar. Yanda, tarihte çıkarılmış tüm altın miktarının, Özgürlük Heykeli ile karşılaştırmasını görüyorsunuz. Daha da önemlisi altın stoku her yıl sadece birkaç ton artıyor. Yani altın, değerli olacak kadar nadir, ama dünyada bir çok coğrafyada bulunacak kadar da yaygın. Altının ikinci özelliği ise dayanıklılığı. Altın paslanmaz, bozulmaz, kararmaz. Filmdeki gibi altını toprağa gömüp gider, 50 yıl sonra gelirseniz altını aynı şartlarda bulacaksınız. Hatta Mısır’da yapılan bir kazıda, 4500 yıl önce takılan bir altın dişin bugün bile kullanılabilir olduğu görülmüş (hayır, o dişi alıp neden kullanasınız ki?). Altının bu dayanıklılığı, çağlar boyunca para olarak kullanılmasının ana sebebi. Her şey eskir, yıpranır, altın değişmez. Son olarak, tüm bu dayanıklılığına karşın, altın işlemesi, şekillendirmesi en kolay metallerden biri. Altını istediğiniz şekle sokabilirsiniz: İster külçe halinde dökün, ister levha haline getirin, ister burma bilezik yapın... Altının kimyasal özellikleri elbette önemli, ama bir de ellle tutulmayan ve altına asıl değerini katan olgudan bahsetmemiz gerek. Altına sahip olabilirsiniz, ama dışarıya verdiğiniz mesaj bundan fazlası. Bugün altın sahibi olduğunuzda, nadir bulunan, üretimi az olan, yıllarca bozulmayan, başka bir ülkenin siyasi yaptırımından, para politikasından etkilenmeyecek bir şeye sahip olduğunuzu ilan ediyorsunuz. Bu mesaj altın stokunuzun büyüklüğünden bile önemli kimi zaman.

1973’te ABD’nn altın standartını terk etmesi, 1974’te de vatandaşların altın almasına izin verilmesi sonrasında altın bireysel olarak da yatırım araçları arasına girdi. Yanda gördüğünüz üzere 1920’lerden 1970’lere dek fiyatı pek değişmeyen altın, bu tarihten sonra adeta sıçrama yaptı. Yine aynı dönemde ABD’deki yüksek enflasyon, çeşitli krizler derken altının önlemez yükselişi başladı. Ancak bana kalırsa altının asıl yükselişi, 2000’li yılların başında altının borsa yatırım fonları vasıtası ile fiziksel olmadan da, banka hesabından tek tıkla alınmasıyla başladı. 2008-2009 krizinin finansal sisteme olan güveni sarsması da altına portföylerde kalıcı bir yer kazandırdı.

Altını bu kadar övdükten sonra, bir de finansal açıdan bakalım: Altın her yatırımcı için uygun bir enstrüman değil! 2009’da altını $1800 seviyesinden alan yatırımcılar 10 yıl sonra daha ancak maliyetlerine gelebildiler. Altın, bilinenin ve inanılanın aksine uzun vadeli bir yatırım aracı değil. Hatta altının oynaklığı (standart sapması) bir çok enstrümandan da yüksek. Kısa vadede altın daha yüksek getiri sunsa dahi, aslında daha fazla risk barındırıyor. Bu yüzden de kurumsal portföylerdeki ağırlığı hiçbir zaman hisse ya da tahvil kadar olmadı, olmayacak. Ancak altının diğer varlık sınıflları ile korelasyonunun zayıf olması, hatta çoğu zaman bunlara ters hareket etmesi, altını bir portföy için vazgeçilmez kılıyor. Altın portföyünüzün oynaklığını düşürürken, daha istikrarlı bir getiri vaat edebiliyor. Ama bir kez daha vurgulayayım, altın tek başına değil, bir portföye katkısı anlamında vazgeçilmez olmalı!

Bundan sonra ne olacak derseniz, ana hikaye aynı: Bu kadar bol likidite, bu kadar düşük faiz ortamı varken, üzerine bir de salgına dair endişeler sürerken altın fiyatının biraz daha yükselmesi şaşırtıcı olmaz. Ancak ve ancak bir süredir manşetlerde kendine daha sık yer bulan aşı haberleri, sadece Covid-19’u değil, altın fiyatındaki bu iyimserliği de bitirebilir. Bu “altın fiyatı çökecek” anlamına gelmiyor, ama geldiğimiz noktada yeni ve oldukça sevimsiz bir haber akışı görmediğimiz sürece altında bazı kurumların iddia ettiği gibi $3000 seviyesi bayağı bir uzak olasılık. Özetle bundan sonra alınacak risk beklenen getiriden yüksek, bu yüzden yukarıdaki portföy çeşitlendirmesi mantığı dışında altında izleyici olmayı tercih ediyoruz.

Altının ons başına $1912 ile rekor kırdığı günlerde, altın ile görüşlerimi, bundan sonra olabilecekleri bir müşterimize anlatıyordum. Beyefendi beni kibarca dinledikten sonra, “altın modası geçmiş bir şey değil mi, neden hala insanlar alıyor?” diye sormuştu. “Binlerce yıldır yaşamımızın her alanına sirayet etmiş, uğruna savaşılmış bir şeyin modası kolay geçmez” demiştim. Dijital paralar belki ileride bunu değiştirecek, ama kuvvetle muhtemel bizler bunu göremeyeceğiz…

Güzel bir hafta sonu geçirmeniz dileklerimizle…

 

Tufan Cömert  

Koordinatör

Araştırma ve Yatırım Danışmanlığı 

KISACA

 

 

 

 

Türk sinemasının efsane filmlerinden biri 1974 yapımı “Salak Milyoner”dir. Yine efsane bir kadronun yer aldığı filmde (Kemal Sunal, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Halit Akçatepe, Münir Özkul, Adile Naşit, Hulusi Kentmen ve bir çok değerli isim daha), bir define haritasının peşinden İstanbul’a gelen, gömülü altını bulmak için şehrin altını üstüne getiren 4 kardeşin hikayesi anlatılır. Defineyi bulmak için İstanbul'u delik deşik eden, bu yüzden pek çok kez karakolluk olan kardeşler sonunda hazinenin kaldıkları evin altında olduğunu fark ederler. Evin altını gizli gizli kazmaya başlayan kardeşler, evin temeline ulaşırlar, ama nihayet define sandığına ulaştıklarını düşündükleri anda ev temelden sarsılır ve yıkılır. Peki, 1974’te bizlere Ertem Eğilmez tarafından anlatılan bu hikayenin 2009 yılında Hindistan’da gerçeğe dönüştüğünü söylesem inanır mısınız? 32 yaşındaki Pravin Kuse isimli bir piyango bayii, rüyasında evinin altında bir altın sandığı olduğunu görür. Ancak bekar olan Pravin, kardeşinin ailesi ile birlikte yaşamaktadır ve kendisine “müjdelenen” bu hazineyi kardeşi ile paylaşmaya niyeti yoktur. Aynı filmde olduğu gibi, geceleri herkes yattıktan sonra Pravin kazmasını alıp evin altını kazmaya başlar. 5 mt derinliğe inen Pravin, evin altında bir çok tünel oluşturmuştur, hattta bunları aydınlatmak için elektrik hattı dahi çekmiştir. Ancak Pravin’in hesaba katmadığı şey, evin denize olan yakınlığıdır. Nihayet bir gün tüneller deniz suyu ile dolar, toprak tüneller ve ev anında çöker. Salak Milyoner’deki mutlu sonun aksine Pravin’in hikayesi kötü biter…

İnsanlığın altına olan düşkünlüğü yeni değil, binlerce yıldır altına olan açlık dinmedi... Kimmeryalı Conan’dan, Yüzüklerin Efendisi’ndeki altına düşkün ejderhaya dek kültürümüzde; para arzından, milli güvenliğe, merkez bankaları rezervlerine dek ekonomilerde altın her zaman baş köşedeydi. Ancak burada tuhaf bir şey var aslında: Altının sanayi kullanımını dışında değeri, tamamen bizim ona ne atfettiğimiz ile ilgili. Dünyadaki yıllık altın talebinin %80’inin mücevher ve yatırım amaçlı olması da tamamen bu sebepten. Yani elimizdeki altını, o şekilde saklayıp, zamanı gelince daha yüksek bir fiyattan başkasına satmayı hayal ediyoruz, bu altını alıp elektronik devrelerde kullanmak, dişimizi kaplatmak gibi bir niyetimiz yok. Peki, neden altın insanlığın gözünde bu kadar değerli? Neden bakır, çinko, alüminyum, demir değil de altın?

 

İlgili Ürünler

XU100 ----
-
-
-

Haber Etiketleri