Araştırma / Piyasa Yorumu

Pusula

18 Şubat 2020, 08.00

1995 yılında Pepsi bir reklam kampanyası başlatır. Buna göre, insanlar tükettikleri Pepsi ürünlerinden puan toplayacak ve bir katalogdan bu puana denk gelen hediyelerini seçebileceklerdir. Örneğin markanın tshirt’i 75 puandır, güneş gözlüğü 175, deri ceketin karşılığı ise 1450 puan olarak belirlenmiştir. Şirket kampanyasını eğlenceli bir reklam ile tanıtır: Pepsi tshirt’ünü giymiş, gözlüğünü takmış, deri ceketli bir liseli okula Harrier ile gelmektedir! (Bilmeyenler için Harrier dikey kalkış ve iniş yapabilen, 1980’lerin sonunda üretilmeye başlanmış, 2010’a kadar da hizmet etmiş bir savaş uçağıdır) Pepsi işte bu uçağı 7 milyon puan karşılığı vereceğini vaat etmektedir! Üstelik Pepsi eksik puanları para vererek satın almayı da mümkün kılmıştır. Tamam, 7 milyon puan büyük bir rakam gibi durmaktadır ama az biraz düşününce işin rengi değişmektedir: O dönemde AV‑8B Harrier II Jet modelinin ABD Deniz Kuvvetlerine teslim fiyatı $20 mn civarındadır. Pepsi’den ise 10 cent karşılığında 1 puan satın almak mümkündür, yani 7 milyon puan için $700 bin ödemek gerekmektedir. John Leonard isimli bir vatandaş bu müthiş hesap hatasını görür, tüm şekil şartlarını tamamlar ve şirkete $700 binlik bir çek gönderip uçağını talep eder! Pepsi yetkilileri şaşkındırlar, “reklamdaki jetin şaka olduğunu, eğlenceli bir reklam olması için eklediklerini” söyleyip talebi reddederler. Leonard mahkemeye gider, ancak hakimler de reklamdaki jetin eğlence amaçlı olduğuna kanaat getirirler. Bu arada Beyaz Saray da konuya dahil olur ve bir açıklama yapıp sivillere Harrier satılamayacağını, satılsa dahi tüm askeri ekipmanın çıkarılacağını söyler (Eh, size zam yapmayan patronunuzun evini bombalayamayacağınız, trafikte sizi sıkıştıran taksiye füzeyi kilitleyemeyeceğiniz bir Harrier ne işe yarar ki ama?) Sonuçta dava düşer, ama Pepsi bundan ders almıştır: Harrier artık 700 milyon puan karşılığı talep edilebilecektir!

 

Normal şartlarda beklememiz gereken, Pepsi gibi dev bir şirketin en başta böyle abartılı ve gerçekten ulaşılmaz bir rakam koyması, böylece başının derde girmesini engellemesi elbette. Halbuki reklam kampanyasını düzenleyenler az biraz düşünseler, birazcık da hesap yapsalar işler bu noktaya gelmeyecekti. Bunu belki de insanlık olarak zayıf noktamız kabul etmeliyiz: Duygusal varlıklarız, tepkilerimiz haliyle akılcı olmaktan çok duygusal, kararlarımız da biraz düşündüğümüzde ilk ana göre çok daha farklı olabiliyor. Özellikle yurtiçi piyasalarda son birkaç haftadır yaşadığımız patinaj sonrasında yatırımcılarda gördüğümüz tepkiler de maalesef böyle…

 

Ocak ayı başında yayınladığımız 2020 strateji raporunda, ilk çeyreğin olumlu geçmesini beklediğimizi söylemiştik. Düşüncemizde bir değişiklik yok, hala olumluyuz, fakat burada ufak bir güncelleme yaptık: Gün içi ve haftalık yorumlarımızda son bir kaç haftadır piyasaların bir çok olumlu konuyu fazlasıyla önden fiyatladığını, bir süre piyasalarda mevcut seviyelerde herhangi bir bahane ile dalgalanma görebileceğimiz düşüncesini iletmeye başlamıştık. İşte bu düzeltme, Çin’de ortaya çıkan “koronavirüs” sonrasında gelmiş görünüyor. Üstelik bu oynaklık göstergelerinin oldukça düşük seyrettiği, değerlemelerin bir çok yerde aşırıya kaçtığı bir dönemde olunca, bir süredir trende oynayan yatırımcılar açısından karı cebe atmak için bir fırsat oldu. Ancak geldiğimiz noktada sadece rakamlara bakarsak tuhaf Araştırma Strateji bir durum var: Çin borsası salgın sonrasında görülen düşüşü tamamıyla geri aldı, ABD ve bazı Avrupa borsaları rekor seviyelerde, BIST100 rekor seviyeden uzaklaştı ama kimse de olumsuz değil! Tersine biz de dahil olmak üzere hemen herkes “bu bir alım fırsatıdır” diye bağırıyor. Hayata karamsar bakan biriyseniz buna anlam vermek güç. Adeta öyle bir hava var ki yatırımcılara “Dünya nüfusunun yarısı bu salgın ile silinecek” deseniz de, “bir meteor dünyaya çarpacak, yaşam bitecek” deseniz de yanıt aynı: “Hisse alayım o zaman”…

 

Peki, bu boş bir iyimserlik mi, arkasında başka bir şey mi var? Yanıt kuşkusuz ikincisi, zira içinde bulunduğumuz küresel ortam tam bir “goldilocks” ortamı (bunu müsaadenizle “kaymaklı kadayıf ortamı” diye çevirmek istiyorum). Böyle bir ortamda ekonomi ne hızlı, ne yavaş gidiyor, faizler düşük kalmaya devam ediyor, likidite de bol miktarda. Bu ortamda yatırımcıların her kötü haberi bir alım fırsatı olarak görmeleri doğal. Hatta ABD’de hala en bir faiz indirimi fiyatlanıyor, Avrupa’da Alman ekonomisinden gelen sevimsiz rakamlar nedeniyle varlık alımlarının artması beklentisi güçlü ve dahası virüs nedeniyle Çin ekonomisinde görülmesi beklenen yavaşlama güçlü bir ekonomik destek paketi geleceğini düşündürtüyor. İşte bu noktada da piyasaların altın kuralı devreye giriyor: Beklentiyi satın al, haber geldiğinde duruma bir daha bakarız!

 

Türkiye de bu tablodan payını alıyor ama üzülerek belirteyim ki bu güzel küresel ortamda olmamız gereken yer şu ankinden çok daha farklı olmalıydı. Piyasalarımızda çok daha iyimser rakamlar göremiyor olmamızın ana nedeni, yabancı yatırımcıların yokluğu. Tahvildeki yabancı payı yanda gördüğünüz üzere çok uzun süredir gördüğümüz en düşük seviyede, hisse piyasasında ise yıllar içinde %70’lerin üzerinden buralara geldik. İşin kötü yanı, borsadaki yabancı payı düşerken BIST’in diğer gelişen ülkelere göre ıskontosu artmaya devam etti. Yani yabancı “ucuz”, “kelepir”, “bedava” demeden satıp çıktı. Tahvilde ise faizdeki her düşüşü satış fırsatı olarak gören bir anlayış var. Burada hem swap düzenlemelerinin yabancı yatırımcıları Türkiye’den yeni finansal varlık alımı konusunda şevklerini kırması, hem de yatırımcıların Türkiye ekonomisinde 2019-2020 döneminde gördüğümüz toparlanmanın sürdürülebilirliği konusunda ikna olmamaları etkili. Bunlara Türkiye’nin jeopolitik risklerini de ekleyebiliriz tabi.

Hadi yabancının bakış açısını, onları buraya kadar getiren olayları düşününce iyi kötü bir mantık, matematik yakalıyoruz da iş yerliye gelince orada tablo farklı. Yerli yatırımcının algısı 2018 Ağustos ayından bu yana düzelmiş değil. Gelin şimdi ufak bir hesap yapalım: 10 Ağustos 2018’den bu yana yerli yatırımcıların döviz mevduat hesaplarındaki artış yaklaşık $37 mlr ve bunun ağırlıklı ortalama maliyeti 5.55 seviyesinde. Diyelim ki o günden bu yana dolarınızı bu maliyet ile taşıyorsunuz, bu durumda diyeceksiniz ki “bugün itibarı ile %10’a yakın kardayım, üzerine bir de mevduat faizi aldım”. Çok güzel de o dönemde elinizdeki doları satıp TL’de kalsaydınız daha çok kazanacaktınız. Zira maliyetinizin üzerine TL faizini de eklediğinizde başabaş seviyeniz 8.35 civarı! BIST100’deki yükseliş de yaklaşık %40 civarı… TL’de son haftalarda gördüğümüz değer kaybı bazı yatırımcıların gözünü korkutmuş durumda ama bakınız yine duygusal tepki veriyoruz: USDTRY sene başından bu yana sadece%1.8 yukarıda ve ayrıca TL’nin rekabetçi olacağı söyleminden hareketle enflasyon kadar bir değer kaybı koyduğunuzda kurun sene sonunda gideceği yer kabaca 6.40 civarı. Eğer Türkiye’ye dair karamsar bir beklentiniz yoksa bu esnada TL’de kalmak, ve hatta hala %23 prim potansiyeli gördüğümüz BIST’te yatırım yapmak çok daha mantıklı. Yeter ki yukarıda bahsettiğim “kaymaklı kadayıf ortamı” sürsün, Türkiye açısından yeni ve ciddi bir risk ortaya çıkmasın, bir de yatırımcılar duygularıyla değil mantıklarıyla hareket etsinler!

Tufan Cömert

TComert@garantibbva.com.tr

KISACA

 

 

 

1995 yılında Pepsi bir reklam kampanyası başlatır. Buna göre, insanlar tükettikleri Pepsi ürünlerinden puan toplayacak ve bir katalogdan bu puana denk gelen hediyelerini seçebileceklerdir. Örneğin markanın tshirt’i 75 puandır, güneş gözlüğü 175, deri ceketin karşılığı ise 1450 puan olarak belirlenmiştir. Şirket kampanyasını eğlenceli bir reklam ile tanıtır: Pepsi tshirt’ünü giymiş, gözlüğünü takmış, deri ceketli bir liseli okula Harrier ile gelmektedir! (Bilmeyenler için Harrier dikey kalkış ve iniş yapabilen, 1980’lerin sonunda üretilmeye başlanmış, 2010’a kadar da hizmet etmiş bir savaş uçağıdır) Pepsi işte bu uçağı 7 milyon puan karşılığı vereceğini vaat etmektedir!

 

İlgili Ürünler

XU100 ----
-
-
-

Haber Etiketleri